teylo, teylofm.com, müzik dinle, mp3
Yeni Bloglar

TuNaHaN | 2010-07-23 10:41:15
Yunan Mitolojisinde Anka Kuşu (Phoenix)
Yıldızın Hikayesi: Mitolojik kuş Anka Kuşu’nun (Phoenix) boynundaki bir yıldız. Anka’nın Arapçadaki karşılığı Al-’Anqa’. Aynı zamanda Na’ir al Zaurak (Bright One in the Boat) olarakda anılır. [Alpha, kappa, mu, beta, nu ve gamma Ankaa güneye doğru bir bot şekli çizecek şekilde kıvrılan, takım yıldız) Phoenix kelimesinin “Phoenicia” kelimesinden geldiği rivayet edilir. Phoenicia’lılar (Türkçede Fenike olarak geçer) denizcilikle uğraşan insanlardı ve sembolleri olarak bir bot uygun olur.]
El Sufi bir diğer isimden söz etmektedir - Al Ri’al “Genç Devekuşları” - kullandığı terimler Al Nahr; Nehir, olarak bilinen yıldızların bir kısmına işaret etmektedir ki Anka kuşumuzun o zamandan Arap gökbilimciler tarafından kullanıldığını görebiliriz.
Mısırlılara bakacak olursak Mısırlılar bu sembolü Bennu olarak bilirlerdi ve paralarında kullandıkları bir semboldü. Onlar için Bennu ölümsüzlüğün bir sembolüydü.
Alevler: Mitolojideki Anka Kuşunun 500 ila 1000 yıl arasında yaşadığı rivayet edilir. Yaşamının sonuna doğru yuvasına yahut bir cenaze ateşine yerleşir
ve güneş doruk noktasına ulaştığı vakit güneş ışınlarının artan ısısı yuvayı tutuştur ve Anka bu alevlerde yok olurdu. Bir başka hikayeye göre ise Anka kuşu bir kayaya gagası ile vurarak kıvılcım çıkmana neden olur, bu esnada kanatlarını yelpaze gibi kullanarak kıvılcımın ateşe dönüşmesini sağlar ve yanar. Tamamen küle dönüştükten üç gün sonra ise küllerinden yeni anka kuşunu oluşturacak yeni bir canlı doğar.
İlişkilendirilmiş kelimeler: Yunancada phoinós (kırmızı, yahut kızıl kan), Phoeno (Mor, Anka kuşunun Mor olduğu rivayet edilir), Phonós (Cinayet), kelimeleri ve Porphyry (Latincede Mor anlamına gelen kristal bir kaya) kelimeleri Anka ile ilişkilendirilmişlerdir. Mısırlıların sembolü olan ve “yaşamın sembolü” olarak nitelendirilen haç ve yıldız olan Ankaa ilede bağlantılı olduğu söylenmektedir.
American Heritage Dictionary’ye göre Phoenix: “Aşılamayacak bir mükemmelliğe yada güzelliğe sahip bir kişi yada eşyanın en kusursuz örneği” Encarta’ya göre “En yüksek mertebedeki güzel, ender yada eşsiz kişi yada eşya”. Bir işlemin kusursuzca bitişi. Aynı zamanda Taoistlerin “Zincifre Kuşu” olarak isimlendirdiği Bıldırcında Anka gibi ateşin kuşu olması nedeniyle Anka ile ilişkilendirilmektedir.

Baska Bir Riayete Göre
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan
sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
exelans | 2010-05-11 10:14:12
Güzel bir çift göze sahipti.Elleri hele o minicik elleri nasılda tutunuyordu hayata öyle! Hayat onu bıraksa da başından atamazdı asla. Asi değildi,hayır.
Ya da şımarık deli dolu bir kız değildi. Elleri minicikti,gözleri minicik...
Güzel bir çift göze sahipti.Dünyayı görebildiği kadarıyla tanıyordu.Onun için kötü yoktu,üzüntü yoktu...Herkes imkanı ölçüsünde iyi ve yardımseverdi onun için.Elleri minicikti,gözleri minicikti,kalbi minicik...
Hayalleri... O gökyüzünün en yüksek rakımından bile daha yüce hayalleri...Evlenmek,yuva kurmak,çocuk sahibi olmak,bulunduğu ortamda farkedilebilir bir konuma sahip olmak,Hep hatırlanan olmak...ve sevdası için bir silüete bile nazar etmeden sevdasını yaşayan olmak...
Güzel bir çift göze sahipti...yıllar sonrasında hep buğulu bakıyor artık o gözler.
Minicik elleriyle sıkıca kavrardı hayatı...o koca eller şu an hayattan kaçacak yer aramakta.
Küçücük kalbiyle herkesi severdi... O kalp şu an deforme olmaktan kaç yüzbininci kez yamayla onarılmakta.

KISMASAL | 2010-05-08 17:06:02
Anneme Açık mektup...




Sevgili anneciğim,

Ne garip; yeni yeni farkediyorum ki, ço­cukları anne olunca çocuklaşıyor anneler... Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor.

Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta dok­torların "Bundan sonra ağır kaldırmak yok" müj­desinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı... Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti herşey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın is­tedin.

Kimbilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz ge­çirdin, kaç emzirme sean­sında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyo­ruz. Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık,

karşılıklı toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik...

Ben dünyanın en iyi ev­ladıydım, sense tarihin en iyi annesi...

Her çığlıkta başucum­da biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım.

Sevginle donandım...



* * *



Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi:

Büyüdüm...

Senin kollarında "sen"den habersiz, bambaşka bir "ben" çıktı ortaya. Bazen o eski "ben"e hiç benzemeyen bir "ben"...

Çünkü farkettim ki anlattığın masalların yaşam­da karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım.

Bostandaki danaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta... Söyleyemedim sana...

"Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını" anlatan kitapları sa­lonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın di­ye...

Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeni­den: "Devir de amma değişti" diye yakınırken sen, ben ilginle boğulduğumdan dertlendim.

Bir yeri yaralandığında "Anam görürse ne kadar üzülür" diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl ağır bir yüktür bilir misin?

Acından çok, O'nda yaratacağı acı, acıtır canı­nı...

Oysa ne çok acılar paylaştık seninle.. Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber... Nasıl dar günlerde yar­dıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimi­zin..?



* * *



Lakin artık kafesten uçma vaktiydi. "Danaların girdiği bostan"da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.

Yargıladık birbirimizi bir dönem... Sorguladık...

Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum.

Sen her sohbete "Bizim çocukluğumuzda..." di­ye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne...

Nasıl da zalim bir çark bu değil mi?

Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veri­yorsun...

... Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor.

Sonrası kah bir kapı zili beklentisi, kah bir mek­tup, kah bir telefon sesi... Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi...

Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzak­laştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları...

Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda... Bakışlar­la anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acı­larımızı... Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuş­tuk.

Ben büyürken... seni de büyüttüm.



* * *



Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi...

Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor gecele­ri... Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyo­rum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; ya­lancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.

...Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli...

O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye de­vam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları...

İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini... Bense sevginden mahrum kalmaya faz­la dayanamayacağımı biliyorum.

O yüzden sana upuzun bir ömür diliyorum.

Hem biliyor musun?

"Seni çok seviyorum."

exelans | 2010-05-04 09:46:20
-Kentler, uzunca bir süre sadece soyluların yaşadığı kent ve kentli olmanın, sınıflar arasında uçurum farkını sağlayarak mümkün sayıldığı yerler olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çok daha sonraları kentlerin topluluk özelliği, toplum bütünlüğüne dönüşmüştür. Ortak kültür ve ortak değer ölçüsü zamanla ortak mirasların da gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Sonunda bir nebze de olsa farkındalık yaratılmıştı yaratılmasına ancak bu sefer de aynı kentte oluşan kültürel birliktelik kentler arasındaki yabancılaşmayı, farklılaşmayı daha da belirginleştirmişti. Bu farklılıkların daha iyi anlaşılabilmesi için durumu örneklendirecek olursak; kentsel dönüşümü başarıyla gerçekleştirmenin adıdır, İstanbul.
İstanbul, nefes alan, üzülen, sevinen, gören, düşünen; yaşayan bir varlıktır ve insan özellikleriyle birlikte beşerî özellikleriyle de bir duygudur. Bu coşkun duyguya görsel ve yazınsal birçok sanat dalı şahitlik eder. Cilveli ve biraz da tehlikeli bir şehirdir İstanbul. Hani biraz güzelliğine kapılsa insan bu platonik sevdayla, yaşamı ve yaşamayı unutuverir. İnsan yaşadıkça o da yaşar. Fark edilmek gayesi taşımadan.

-Birçok kişinin değişik özelliklerine atıfta bulunduğu bu şehir kültürel zenginliğiyle de konuşulmayı ne kadar hak ettiğini kanıtlıyor. İstanbul, binlerce yılın eskimiş ve hoyratlığına rağmen günümüz uygarlık ölçülerine göre çok yeni bir görünüme sahiptir. Değişerek gelişmişliğe erişmiş nice şehre inat, gelişerek değişmiş bir şehirdir İstanbul.

-Geçmişten günümüze geleneksel bir devlet-millet ilişkisi bulunmaktadır. Bu geleneksel toplum inancında devlet sadece maddi anlamda değil manevi anlamda da toplum birlikteliğini sağlamakla mükellefti. Bir devletin meşruiyeti, o devletin insanlarına karşı aidiyet duygusu yaratıp yaratamadığı ile korunabiliyordu. Bu duyguyu sağlayabilmek için de samimi ve tutarlı davranmak zorundaydı. Bunu sağlamanın yolu da samimi bir söylemi davranışlarla bütünleştirebilmekti. İşte bir şehrin bu ahengin sağlanmasındaki rolü burada devreye girmektedir.
- İstanbul, zarafet ve ihtişamına layık bir keyfiyetle yönetilmiş olsaydı bir taşın göle atılmasından sonra halkalar oluşturmasındaki gibi dışa doğru bir etkileşim ve yıkımın görülmesi içten bile değildi. Ancak bu; iş ve toplumun yaşamsal ahlakı sayesinde asla yaşanmadı. Biri bin etmenin fert olarak zahmetini çeken toplum, bunun payesini de devletine vermekte hiçbir sakınca görmemiştir. Bir çok resmi ve özel kuruluşun şu anda misyon ve vizyon olarak değindiği modern iş stratejilerinin kaynağını bu büyük kentin onurlu geçmişinde ki insanları sağlamıştır. Bu şekliyle de birlikte büyüme sloganı geniş kitlelerin her daim ilgisini çekmiştir.

-İstanbul’un tarihsel yolculuğunda hiçbir zaman geleneksel ve sözlü kurallar bu kenti yalnız bırakmamıştır. Karşısındakiyle bir bütün olabilme gayesindeki kişi mahalleleri, mahalleler semtleri, semtler de bu kenti oluşturmuştur. Kültürünü ise; her zaman eksik olduğunun bilinciyle hareket eden, tamamlanma ihtiyacı duyan insanlara borçludur. Yıllarca birçok medeniyete kucak açmış olan bu şehir, yaşamanın yaşatmaktan geçtiği mutlak gerçekliğe inanmış bir toplum tarafından oluşturulmuştur.
KISMASAL | 2010-04-30 14:51:46

Yaşam ve deniz nasılda benzer birbirine kıyısında oturmuşun denizin.

Her dalga gelişinde,bu sefer gitmeyecek sanırsın,ama hiçbir dalga

kalmaz kumlarımın üzerinde,bir nefesten daha uzun süre...

Kimi dalgalar bana deniz kabukları getirirdi,kimileri küçük,küçücük ama

çok güzel taşlar...Hatta deniz yıldızları bile getirenler olurdu ama

hepsi bu...

Hiçbiri kalmazdı bir nefesten daha uzun süre...

Kumdan kalelerim olurdu bazen...Altın sarısı kumlardan kendi canımdan yapılmış.

Kollarımı açmış beklerken görkemli dalgaları,gelir umarsızca yıkıp giderlerdi kalelerimi arkalarına bile bakmadan...

Kimi büyük bir gürültüyle gelirdi,köpüklerini saçarak etrafa büyük bir haşmetle;

kimiyse sessiz ve sakin,karanlıkta bir fısıltı gibi...

Ben hep en gürültülüsünü,en köpüklüsünü beklerken,anladım ki benden en çok şeyi onlar alıp götürüyordu...Sessiz sakin gelenlerse sanki bana dokunmaya kıyamıyorlar,geldikleri gibi dönüyorlardı masmavi evlerine...
Sana kalanda kocaman bir yalnızlık...
KISMASAL | 2010-04-30 14:30:49
Haykıramadıklarımı birikirdim içimde,suskunluklarımı,yaşanmamışları,hayallerimi sakladım yüreğime sonra yanardağ lavları gibi çıkmaya başladı yeryüzüne..Anlamak isteyenler için akılda soru işaretler bırakmak için dökülmeye başladı harf harf,kelime kelime..En masum,sevecen duygular,hayal kırıklıklarıyla sonuçlanan güven duyguları..Yaşamın kendisini oluşturan güzelliklerin maviliklerin yanında çirkinlikler griler ve siyahlar yer almaya başladı..
Sustuklarımı biriktirdim icimde, suskunluklarımı,
günbegün kanayan yaralarımı
yokluğunun verdigi acıları biriktirdim.
ay her gece bende dogdu sectigimiz yıldızları biriktirdim
Yaşamı, mutluluğu, hüznü, aşkı, sevgiyi ve sevgimi biriktirdim
seni biriktirdim icimde yalnız seni..
KISMASAL | 2010-04-28 10:27:10
Bir aşkın kırık dökük notları olarak kaleme alınıyor bu mısralar..Her gidişin ardına saklanan hayal kırıklıklarının gecenin karası ile olan dansının dile gelmesidir..
Gelişinin ne kadar eski olduğunu farkediyorum bu aşkın noktalarını sıralarken arka arkaya..Maviye çalan hayalinin umulmadık anlarda karşıma çıkması nasıl titretiyorsa bedenimi, yine aynı bedenin nasıl eksildiğini farkediyorum sana yazarken..
Aşkın en yalın halini kuşanıp kendime ne kadar yakıştığını söylerdim..Bu yalın, bu sade sevdanın ardında kopan fırtınaları karaladıkça beyaz kağıtlara minik çocuklar gibi şen şakrak olurdu küçük yüreğim..
Saatler geceyi, mevsimler güzü gösterdiğinde alışılagelmiş ayrılık senaryosundaki rolümüze alıştırıyorum kendimi..
Yazık..Dönüp baktığımda koca bir yanlış olarak beliriyor geçmişin gizleri..Aydınlanıveriyor bir anda..Aşk,yürek isterdi..Fedakarlık diğer adıydı sevgi dolu yüreklerde..Üç yanlış bir doğruyu götürürdü önceleri..Yanılmışlar..Her yanlış bir doğru doğuruyordu acının üzerine tuz biber ekerek..
exelans | 2010-04-15 08:14:30

Çoğumuz bilir...

Ya çocukluğumuzda oynamışızdır.Ya da çevremizde oynayanları görmüşüzdür.Onun dönüşü ve her döndüğünde çocuksu masum yüzümde istem dışı beliren tebessüm edişim halen aklımdadır.Biraz daha durmadan dönsün diye ne çaba harcardım.Ama aynı çabayı şu an görünürdeki fırıldaklıkların devamı için gösterenleri gördükten sonra o adamcıklara açıkçası acımaya başladım.
Burada hepimizin bildiği ama düşünsel yapımızın saplantısal mantığı çerçevesinde fırıldak meselelerden ‘’SENDİKALARDAN’’ bahsedeceğim.
Hakları hukuk çerçevesinde savunan adalet bekçileri,hatta adalet savaşçılarıdır onlar.Ama bir çoğu bu bekçilik ve savaşçılık özelliğini de aşarak sosyal statüde ailemizden bir bireymiş gibi davranarak;yediğimiz,giydiğimiz,yaptığımız herşeyden kendisine de bir pay çıkarıp kendisine de bu durumdan bir vazife çıkarır.Peki bu vazifesi bizi kollamak ve gözetmek midir derseniz HAYIR derim.Yediğimiz lokmadan içtiğimiz suya kadar kendi menfaatine ne yapabilirimin derdindedir.Öyle ya her hizmetin bir külfeti olmalıdır.Hani reklamlarda RUTKAY AZİZ diyor ya bu devirde ‘’kişinin babası olsa yapmaz’’ sendikaların bu fedakarlığını.
Kıymet bilmiyoruz bir türlü,ipe sapa gelmez kuruntularımızdan kurtulamıyoruz.Her sahada bizim haklarımızı savunanlara daha da bir sorumluluk ve yetki vererek kişisel kararlarımıza da yön vermelerini sağlamalıyız.(!) Ne de olsa bizim için masadan masaya dosya taşıyıp haklarımız için gücünün yetmeyeceği yerlerle bile cebelleşiyorlar.Kendi çıkarları mı? :-) güldürmeyin… çıkar gözetmek değil onların yaptığı… sadece varlıklarının devamını sağlamada mecburi ayrıcalık sağlama gayretinden başka bir şey değil yaptıkları.
Sonuç mu? her konu gündeme geldiğinde söyledikleriyle teklif edilenler arasında hep teklif edilenleri kabullenerek ne kadar uzlaşmacı olduklarını da görmüyor musunuz.Bu kadar uzlaşıya açıktınız da neden sendikal faaliyetinizi sonlandırıp ne denirse ona razı olun işte bizim gibi diyemiyorsunuz...Halkı kendi bildiğine bırakmıyorsunuz.Çünkü, savunduğunuz hangi davanın devamını getirebildiniz?


*Sorular soruyorum meraklı zihinlere







Bu yazılanlarda bir çok kişinin içinden geçtiğini inandığım gerçekleri gün yüzüne çıkarttım.ister görün,ister gözlerinizi kapayın.İster doğru deyin,ister külliyen deli saçması .benim için farketmez.Ancak burada belirttiğim sendikal faaliyetlerde, bazı sorumlulukların ve üye haklarının takibinde yetersizlik görüyorum.YA SİZ?
QpeRaToR | 2010-03-16 15:58:10
HÜCREDEKI ADALININ RÜYASI

Tas duvar, demir karyola ve yerlerde sayisiz izmaritler.
Helanin pis kokusu, rutubetli, sikintili, nikotinli,
Insani serseme çeviren kursun gibi agir bir hava,
Duvarlar sanki soguk dalgalari imal ediyor.
Istediginiz kadar üzerinize kalin seyler giyinin,
Oligarsinin hücresinde sogugu yenmek imkansiz.
Ranzanin karsisinda kafesli demir kapi,
Arkasinda Mehmet.
Görevi dakikasi dakikasina beni denetlemek

Mehmedim utaniyor, kahroluyor.
‘Askerlik agam n’aparsin’diyor.
Aslinda o da tutsak.
Ben hücre içinde, o hücre önünde.
Günde bes kere büyük baslar bakar içeriye;
Yüzlerinde tecessüs.
‘Çilgin adam, 3-5 kisi ile koskoca karanliklar
Imparatorluguna kafa tutan adalilar.’
Ama yine de ‘çilgin adamin’ karsisinda
Bir eziklik, bir burukluk duyuyorlar o baska.

Gündüz gece diye bir ayrim yoktur hücrede,
Zaman ve mekan özümlenmis artik.
Sadece koldaki saattir, geceyi gündüzü bildiren.
Isik yirmidört saat yanar.
Bir nefes, bir dumandir yoldasim,
Cigarami her çekiste duman olur,
Uçar giderim, ta uzaklara.
Çogu kere Ada’ma giderim,
Cigaramin dumani, beni memleketime; Ada’ma götürür.

Kahpe Istanbul’un, kahpe bir bölgesinde,
Bir evdeyim, yoldaslarimla beraber.
Bu ev, yoldaslik-dostluk-kardaslik-mertlik-kazanç ve sevgi evidir.
Bu evde, hersey o kadar güzel ve o kadar anlamlidir ki...
Ev de degil, ada, ada!
Satilmisligin, kahpeligin, riyakarligin, adiligin ve her çesit
asagilik ve her çesit yabancilasmanin karisimi olan,
Karanlik Denizi’nin ortasinda,
Günesi batmayan bir ada.

Ben ne suraliyim ne burali,
Adaliyim adali,
Adam ormanliktir.
Dostluk yoldaslik, mertlik ormani,
bütün ada’mi kaplar.
Erdemin günesi yirmidört saat aydinlatir adami
Biz ada sakinleri bilmeyiz karanligi.
Ben adaliyim ey kahpe hücre, Ada’li.
Dogru ya, sen nereden bileceksin Ada’mi.
asirlik, feodal, militarist hücre.

Ya, sen, öküze benzemek için kasilan, sisen
haset kurbaga hilkat garibesi bilir misin ada’mi?
Dünya karanliktir, günesi batmayan böyle bir ada
yeryüzünde yoktur.
Degil mi karanliklar cücesi, zavalli acuze?
Ya sen yarasalar sairi, piskin Cacomcho?
Degil siirlerde, masallarda bile böyle bir ada yoktur.
böyle bir ada esyanin tabiatina aykiridir.
Senin için degil mi karanliklarin kapkapa sairi?
Senin dedigin esyanin degil, karanligin tabiatina aykiridir.
Karanlik cüceleri, acuzeler, dürzüler...

Yarinin Türkiye’sinin hayvanat bahçesinde
teshir edilecekler...
Adam kalabaliktir hain hücre:
Elde mitralyözüyle,
Sierra Maestra’da, Falcon’da, Vietnam’da
Mozambik’te, Angola’da, Sina çöllerinde...
Özgürlügün türküsünü söyleyenler.
Zulme, kahpelige, sömürüye karsi...
Disiyle, tirnagiyla üç kitada karsi koyanlar
benim evlatlarimdir kahpe hücre.
Benim adamin ormanligindan aldiklari fideleri,
“birer birer dikiyor, kahpeler koalisyonunun dünyasina .

Kel dünya, Ada’min agaçlariyla ayibini örtüyor, güzellesiyor artik.
Iyi bak bana feodal duvar, iyi tani beni.
Seni yerle bir edecek Ada’lilari iyi tani.
Adam ve hemserilerinin çogu ne halde diye
dudak bükme, orospunun dölü utanç duvari
Evet adami karanligin sulari basti.
Evet, benim gibi pek çok adali bu çirkef sularin altinda,
ama bosuna sevinme, Ada’m batmaz, yok olmaz
Ada’m, sadece karanlik denizinde yerini degistirdi.
Hepsi o kadar.


MAHIR ÇAYAN
exelans | 2010-03-10 15:13:38
soykırım kavramının dilimizde pelesenk olduğu yılları yaşamaktayız.Peki,dilimizden üç hece olarak çıkan bu masum kelime gerçekten çok can yakmış olabilir mi?
Yuh yani herıld yani diyenlerde azımsanmayacak kadar çok olacaktır,eminim.

soykırım gerçekten can yakmış olabilir mi?

-işte size tez ödevi- ancak en iyi tez:bir başka tezi çürütmekle yazılır bence.

Yahudi,Müslüman,Kızılderili,Aborjin,Ermeni,Kürt,Türk,Alevi,Sünni..vs birçok acının yaşandığı bir dünyada yaşıyoruz.Bu yaşananların herbiri de kendi içinde akademik,sembolik değerler almış,kendisine kendi dışından birçok yandaş bulmuş hadiselerdir.

Soykırım sürecinin genel yapısı itibari ile belirli tek bir güç tarafından yönlendirildiği söylenemez.Karşısında oligarşik bir rüzgar harmanlamıştır bu olayları,bu ateşi .Bu yangında bazıları yanıp kavrulurken bazıları da yangının karşısında ısınma,ihtiras,güç,varolma ihtiyaçlarını gidermişlerdir.Peki buna pek düşünmesem de geniş kitlelerin deyimi ile soykırım demek bu olayların birebir karşılığı mıdır?

Toplumlar,nasıl ki bir ailede çalışan babanın eve geldiğinde eve gelene kadar gün içinde yaşadığı sıkıntıları göstermesi gibi alışılmış bir davranış sergilerse,bulunduğu şartların yansımalarını bir toplumdan görmek de şaşırtıcı olmasa gerek.Mesela çok uluslu güçlerin tahrik ettiği bir Osmanlı düşünün,ya da toprak kaygısına ve hırsına yenik bir ABD..vs Demek istenileni anlatabildim mi?Hayır mı?

O zaman şöyle diyeyim:Sosyo-Ekonomik ve Sosyo-Kültürel erozyonlar,durumsal yapıyı etkileme de -tetikleyici bir rol oynuyorBuna birebir soykırım nasıl deriz.Toplumun dinamiklerini kontrol etmede ne kanunların ne faşistçe uygulamaların bir faydası olmaz.Toplum dinamiği deprem gibidir.El yordamıyla engellenemez.olacaksa olur.Bunu soykırımla ifade etmek kolaya kaçmaktan başka bir şey değildir.

Sosyal yıkımları ...soykırım olarak adlandıranlara konunun biraz daha irdelenmesini tavsiye ediyorum.


Fikirler sunuyorum,meraklı zihinlere

Aktif Bloglar

TuNaHaN | 2009-09-07 16:57:56
Cizre hükümdarlarından Mir Abdullah’ın oğlu Mir Zeynuddin zamanında (854 Hicri, 1451/1451 Miladi) yıllarında olay meydana gelmiştir.
Kürt şairi, bilgini olan Ehmedê Xanî tarafından yazılmış ve 1695 yıllında tamamlanmıştır. Bu bu eserin hangi tarıhte yazılmış olduğu hakkında hiçbir belge yoktur. 1690 yılında yazmaya başladığı söylenmektedir.
Xanî’nin, hangi tarihte doğup hangi tarihte vefat ettiği hakkında da kesin bilgiler mevcut değil. Buna rağmen Xanî’nin (1651/52) yılında Hakkârî bölgesinde bulunan Xân köyünde dünyaya geldiği ve ismini buradan aldığı yargısı güçlüdür. Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatına can verenlerin başında gelmektedir. Ve Kürt halkına birçok eser armağan etmiştir. Bu eserlenden biri (şaheseri) olan Mem û Zîn’dir.

Ahmedê Xanî, bu olaydan yaklaşık olarak 240 yıl sonra Cizre’ye gelmiş ve eserini yazmıştır. Bu ölümsüz eser hakkında günümüze kadar onlanca inceleme kitabı ve yüzlerce makale yayınlanmış, konferanslar düzenlenmiş, tartışmalar yapılmıştır. Bir eseri üzerine bunca şey yapılmışken, Ehmedê Xanî’yi anlatmak ve bir kaç sayfaya sığdırmak elbette ki mümkün değildir. Onun için ben de Xanî’nin ’Mem û Zîn’ adlı ölümsüz eserinde birazcıkta olsa bahsetmeye (tanıtmaya çalışacağım desem
daha doğru olur.) çalışacağım.

Cizre Beyi, Mir Zeynuddin’in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı.

Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana
kahramanı Mem ise Tacdin’in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz), eğlence ve bayram günlerinde çoluk - çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi.

İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında
erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn’di) Onları görür görmez ikiside yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki
erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzeklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin
ve sersem onlduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem’in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem’ın parmağına doğru elini
uzatınca Mem de onun parmağında bulunan pana biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkiside Sîti ve Zîn’in ne yapmış olduklarını
anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun’a anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin’in yanına varıp, Sitî
ve Zîn’inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem ’bununla yaşıyorum’ diyerek yüzüğü vermez.
Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre’nin önde gelenleri Cizre Bey’inden Sitî’yi Tacdine isterlerler.
Bey, Tacdin’e Sitî’yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran’ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey’in kapıcısıdır.
Tacdin Beko’yu hiç sevmez. Bey’e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığı söyler fakat bey: ’değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de
kapıcıdırlar’ der. Beko, Bey’in Zîn’i Mem’e vermemesi için ’Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn’i Mem’e vermiş.’ Bunun üzerine kızan Bey,
’and içerim ki; Zîn’i eş olarak Mem’e vermeyeceğim’ der. Bey’in ava çıktığı bir günde Mem Zîn’i görmek için bahçeye girer. Mem’i gören Zîn birden yıkılıverir
yere. Bu sırada Mem onu görmez gül ve reyhanları seyrederek şöyle der]

’Ey gul! Eger tu nazenînî, / ’Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î / Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?
Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, / Ey sünbül! Gerçi senin güzel kokan var,
Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, / Reyhan senin için kara yüzlü olmuş.
Hun ne ji mîsalê zilfe yarin / Fakat siz yarimin zülfine benzemezsiniz.
Hun her du fızûl û he zekarın / İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî / Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
Perwanyê şem’ê werdê alî, / Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
Zîn’a me ji sorgula te geştir / Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir.
Bext’ê me ji talıê te reştir’ / Benim bahtım da senin talihinden daha karadır.’

Mem bunu söyledikten sonra Zîn’i görür ve oda orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem’i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem
’Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum’der. Bey’in yanında bulunan Tacdin abanın altında
Zîn’in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey’i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak,
evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn’in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görünmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko’nun oyunlarıyla
beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem’in iyi oynadığını görünce Mem’in yönünü Zîn’e doğru çevirir. Zîn’i görüp
hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem’in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn’in hasretine dayanamayıp
ölür. Mem’in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko’yu görüp öldürür.


Beko’nun öldüğünü gören Zîn, bakın hakkında ne düşünüyor:

’Ey şah û wezirê izz-û temkin! / ’Ey izz ve temkinli şah ve vezir!
Ez hêvî dikim ne kin înadê / Rica ediyorum inatetmeyiniz,
Der heqqê vi menbeê fesadê / Bu fesat kaynağı hakkında.
Lewra ku xwedanê ins û canan / Çünkü insanlar ve cinlerin Allahın,
Wi xaliqe erd û asimanan, / Yer ve göklerin yaratıcısı,
Roja ewî hubbe da hebîban / Sevgiyi, sevgilileri verdiği gün,
Hıngê ewî buxzê da raqiban / O zaman buğzu da rakiblere verdi.
... / ...
Em sorgulin, ew jibo me xare / Biz kırmızı gülüz, o bizim için dikendir
Em gencîn û ew jibo me mare / Biz hazineyiz o bizim için yılandır.
Gul hıfz-ı di bin bi nûkê xaran / Güller dikenlerin gagasıyla korunur,
Gencîne xwedan di bin bi maran / Hazinelerde yılanlarla beslenir.
... ...
Ger ew ne bûya di nêv me hail / Eğer o olmasaydı aramızda engel,
Işqa me di bû betal û zail’ / Aşkımız da buzulur ve zail olurdu.’

Nasıl ki bir gülü diken, hazineyi de yılan koruyorsa, bizim de bekçimiz (köpeğimiz) Beko olacaktır. Diyen Zîn, Mem’in mezarının
başında devamlı ağlayarak şöyle der:

’Ey vücudumun ve canımın mülkümün sahibi,
Ben bahçeyim, sen de bahçıvan
Senin bahçen sahipsizdir
Sen olamazsan onlar neye yarar
Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir.
Zülfümü tel tel çekeyim
Sonra yarim sen beni belki değişik görürsün
En iyi hepsi yerinde kalsın
Hakk’a emanetim teslim ediyim.’
Rahmetle..
exelans | 2010-05-04 09:46:20
-Kentler, uzunca bir süre sadece soyluların yaşadığı kent ve kentli olmanın, sınıflar arasında uçurum farkını sağlayarak mümkün sayıldığı yerler olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çok daha sonraları kentlerin topluluk özelliği, toplum bütünlüğüne dönüşmüştür. Ortak kültür ve ortak değer ölçüsü zamanla ortak mirasların da gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Sonunda bir nebze de olsa farkındalık yaratılmıştı yaratılmasına ancak bu sefer de aynı kentte oluşan kültürel birliktelik kentler arasındaki yabancılaşmayı, farklılaşmayı daha da belirginleştirmişti. Bu farklılıkların daha iyi anlaşılabilmesi için durumu örneklendirecek olursak; kentsel dönüşümü başarıyla gerçekleştirmenin adıdır, İstanbul.
İstanbul, nefes alan, üzülen, sevinen, gören, düşünen; yaşayan bir varlıktır ve insan özellikleriyle birlikte beşerî özellikleriyle de bir duygudur. Bu coşkun duyguya görsel ve yazınsal birçok sanat dalı şahitlik eder. Cilveli ve biraz da tehlikeli bir şehirdir İstanbul. Hani biraz güzelliğine kapılsa insan bu platonik sevdayla, yaşamı ve yaşamayı unutuverir. İnsan yaşadıkça o da yaşar. Fark edilmek gayesi taşımadan.

-Birçok kişinin değişik özelliklerine atıfta bulunduğu bu şehir kültürel zenginliğiyle de konuşulmayı ne kadar hak ettiğini kanıtlıyor. İstanbul, binlerce yılın eskimiş ve hoyratlığına rağmen günümüz uygarlık ölçülerine göre çok yeni bir görünüme sahiptir. Değişerek gelişmişliğe erişmiş nice şehre inat, gelişerek değişmiş bir şehirdir İstanbul.

-Geçmişten günümüze geleneksel bir devlet-millet ilişkisi bulunmaktadır. Bu geleneksel toplum inancında devlet sadece maddi anlamda değil manevi anlamda da toplum birlikteliğini sağlamakla mükellefti. Bir devletin meşruiyeti, o devletin insanlarına karşı aidiyet duygusu yaratıp yaratamadığı ile korunabiliyordu. Bu duyguyu sağlayabilmek için de samimi ve tutarlı davranmak zorundaydı. Bunu sağlamanın yolu da samimi bir söylemi davranışlarla bütünleştirebilmekti. İşte bir şehrin bu ahengin sağlanmasındaki rolü burada devreye girmektedir.
- İstanbul, zarafet ve ihtişamına layık bir keyfiyetle yönetilmiş olsaydı bir taşın göle atılmasından sonra halkalar oluşturmasındaki gibi dışa doğru bir etkileşim ve yıkımın görülmesi içten bile değildi. Ancak bu; iş ve toplumun yaşamsal ahlakı sayesinde asla yaşanmadı. Biri bin etmenin fert olarak zahmetini çeken toplum, bunun payesini de devletine vermekte hiçbir sakınca görmemiştir. Bir çok resmi ve özel kuruluşun şu anda misyon ve vizyon olarak değindiği modern iş stratejilerinin kaynağını bu büyük kentin onurlu geçmişinde ki insanları sağlamıştır. Bu şekliyle de birlikte büyüme sloganı geniş kitlelerin her daim ilgisini çekmiştir.

-İstanbul’un tarihsel yolculuğunda hiçbir zaman geleneksel ve sözlü kurallar bu kenti yalnız bırakmamıştır. Karşısındakiyle bir bütün olabilme gayesindeki kişi mahalleleri, mahalleler semtleri, semtler de bu kenti oluşturmuştur. Kültürünü ise; her zaman eksik olduğunun bilinciyle hareket eden, tamamlanma ihtiyacı duyan insanlara borçludur. Yıllarca birçok medeniyete kucak açmış olan bu şehir, yaşamanın yaşatmaktan geçtiği mutlak gerçekliğe inanmış bir toplum tarafından oluşturulmuştur.
havin23 | 2008-12-15 23:09:17
Seni sensiz yasamaktan yoruldum...
Bunun adı ask degil, ızdırap!...
Belki de ask!... Her ne ise bilmiyorum.
Ben artık sarkı dinlemek degil, sarkı söylemek istiyorum...

Yüregimden kopup gelen göz yaslarım karıstı bir basına yagmura defalarca.
Omuzun yerine ıslak camlara yasladım basımı.
Sen ise sadece yoktun... Bu ask degildi, ızdıraptı... Belki de ask...
Ama ben artık askı dinlemek degil, askı yasamak istiyordum.

Bazen ılık esen bir rüzgardın saçlarımı oksayan.
Bazen bir telefon kadar yakın, ama aslında çok uzaktın...
Sen sadece yoktun, sadece yok...
Ben ise artık ardınca acı bir tebessümle gülümsemek istiyorum, adın geldiginde aklıma... Ve senin için akan gözyaslarımı geri istiyorum karanlık gecelerimden.
Bir de seni özleyerek gecen günlerimi ve hayallerimi ver bana !
Uzatıyorum iste askını.
Yüregime seni tasıdıgımdan bu yana, sen sadece askı anlattın bana.
Ben ise artık askı yasamak istiyorum gözbebeklerinde.

Bir basına yasanan yalnızlıklardan artakalan cam kırıklarını topla yüregimden, çünkü tasınıyorum kimsesizliginden...
Bugünü sensiz yasamak asksa, seni seninle yasayacagım yarınlara kaldırıyorum askı... Çünkü ben artık askı dinlemek degil, askı yasamak istiyorum...
Biliyor musun? Seni kalbimde tasıyalı garip bir bosluk var içimde, sadece bir bosluk.
Tıpkı yoklugun gibi... Ne acı, ne sızı ne de bir damla gözyası...
Hepsi tükendi... Sensiz yasattıgın askın gibi...

Hislerinin acıdan hissizlestigi oldu mu senin hiç? Hissizim...
Hissetmiyorum. Sadece yoklugunu yasıyorum!
Kapı çalındıgında gelenin sen olmadıgından eminim.
Telefon çaldıgında sen aramıyorsun kesin.
Çünkü sen sadece yoktun bu askta.
Sadece yok! Yoklugunda bulmustum seni,
yoklugunda kaybettim...
Sen kimsesizligimden tasınalı beri,
yüregimde bir ask türküsü söylenmekte.
Ask sarkıları dinlemekten yorgunum.
Yorgunum çünkü, yoktuk ikimizde aslında birbirimiz için, asktan korkan iki ask kaçkınıydık.
Askın orta yerine düstük kavrulduk...
Oysa ki yoktuk...

Bir yagmurlu gecede geçerse adım aklından...
İçindeki boslukta bir garip sızı duyarsan...
Seni aramayısımdan, sormayısımdan seni unuttugum sonucunu çıkartma sakın.
Ben sadece artık askı dinlemek degil,
askı yasamak istiyorum...
İste bu yüzden...
Gidiyorum!...

Bubbling-Dushi | 2008-06-19 13:30:10
Hollandada yasadigimida unutmamaliyim..

dijle | 2008-07-27 11:10:30
yitik bekleyis

garip bir ten kokusu sarardi esmerligini,
paramparça ellerinde çocugun
kaybolmuslugun tutanagiydi mevsim,
çürüdü hasretin dargeçitleri
ayak izlerinde yasamin bulunmaz adresleri
vardi hep
deniz ürperirdi çaresizlikten
ay yanagina kondu çocugun,
güneyde bir yildiz daha yuvarlandi
gecenin gebeliginden
çocuk agladi
ve akasya dalinda sustu günes.

Mehmet Turan
Bubbling-Dushi | 2008-06-19 13:27:53
Avrupa A millilerimiz sergiledigi harika oyunlan cosuyor..

Helal olsun size..

Gurbetciler sizinle GURUR duyuyor..


KIRMIZI, BEYAZ
KIRMIZI, BEYAZ

SAMPIYON TURKIYE......
KISMASAL | 2010-04-30 14:51:46

Yaşam ve deniz nasılda benzer birbirine kıyısında oturmuşun denizin.

Her dalga gelişinde,bu sefer gitmeyecek sanırsın,ama hiçbir dalga

kalmaz kumlarımın üzerinde,bir nefesten daha uzun süre...

Kimi dalgalar bana deniz kabukları getirirdi,kimileri küçük,küçücük ama

çok güzel taşlar...Hatta deniz yıldızları bile getirenler olurdu ama

hepsi bu...

Hiçbiri kalmazdı bir nefesten daha uzun süre...

Kumdan kalelerim olurdu bazen...Altın sarısı kumlardan kendi canımdan yapılmış.

Kollarımı açmış beklerken görkemli dalgaları,gelir umarsızca yıkıp giderlerdi kalelerimi arkalarına bile bakmadan...

Kimi büyük bir gürültüyle gelirdi,köpüklerini saçarak etrafa büyük bir haşmetle;

kimiyse sessiz ve sakin,karanlıkta bir fısıltı gibi...

Ben hep en gürültülüsünü,en köpüklüsünü beklerken,anladım ki benden en çok şeyi onlar alıp götürüyordu...Sessiz sakin gelenlerse sanki bana dokunmaya kıyamıyorlar,geldikleri gibi dönüyorlardı masmavi evlerine...
Sana kalanda kocaman bir yalnızlık...
pamukprenses | 2008-08-14 22:48:49
banami sordunuz yasam verirken.
banami sordunuz isim verirken .
banami sordunuz
exelans | 2010-05-11 10:14:12
Güzel bir çift göze sahipti.Elleri hele o minicik elleri nasılda tutunuyordu hayata öyle! Hayat onu bıraksa da başından atamazdı asla. Asi değildi,hayır.
Ya da şımarık deli dolu bir kız değildi. Elleri minicikti,gözleri minicik...
Güzel bir çift göze sahipti.Dünyayı görebildiği kadarıyla tanıyordu.Onun için kötü yoktu,üzüntü yoktu...Herkes imkanı ölçüsünde iyi ve yardımseverdi onun için.Elleri minicikti,gözleri minicikti,kalbi minicik...
Hayalleri... O gökyüzünün en yüksek rakımından bile daha yüce hayalleri...Evlenmek,yuva kurmak,çocuk sahibi olmak,bulunduğu ortamda farkedilebilir bir konuma sahip olmak,Hep hatırlanan olmak...ve sevdası için bir silüete bile nazar etmeden sevdasını yaşayan olmak...
Güzel bir çift göze sahipti...yıllar sonrasında hep buğulu bakıyor artık o gözler.
Minicik elleriyle sıkıca kavrardı hayatı...o koca eller şu an hayattan kaçacak yer aramakta.
Küçücük kalbiyle herkesi severdi... O kalp şu an deforme olmaktan kaç yüzbininci kez yamayla onarılmakta.

TuNaHaN | 2010-01-12 01:44:35
Murat Çobanoğlu
Sevdiğim yar bana göndermiş name
Rüzgar dokunmamış dal ister benden
Bir lezzet olmasın onun tadında
Hiç arı görmemiş bal ister benden

Çobanoğlu'yum ben iz bulabilmem
Kışın çok ararım yaz bulabilmem
İnsanlarda doğru söz bulabilmem
Yalan söylemeyen dil ister benden

Asıl soyadı Çobanlar olan Murat Çobanoğlu 1940'ta Kars'ın İstasyon mahallesinde doğdu. Annesi Lala (La'li) hanımdır. Babası, Aşık Şenlik'in çıraklarından Aşık Gülistan'dır; Arpaçay'ın Kıraç köyünden olup 1920'de Kars'a yerleşmiştir. Karısının erken ölümü dolayısıyla oğlunu o büyütüp yetiştirdi. İlkokul öğrenimi gören Murat Çobanoğlu çocukluğunda babasının saz çalışını dinledi, ama ona özenmedi. Ancak 1951 'de gördüğü bir düş üzerine tutumu değişti. olayı şöyle anlatıyor:

“Göç mevsimi yaylaya göçerken susadım. Yol kenarında bulunan çeşmeye su içmeye gittim. Ben oyalanınca göçlerimiz dağı aştı. Akşamın alacakaranlığında uyuyakaldım. İşte o zaman nasibim olan aşıklık ilhamı bana verildi. Sabah, yaylada beni bulamayan babam düşer yollara, beni aramaya. Beni çeşmenin başında uyurken bulunca, aşık olacağımı söyledi. Saz aldı. Saz tutmasını öğretti. O zamandan bu yana saz çalmaya, şiir ve türküler söylemeye başladım.”

Murat Çobanoğlu Artvin, Konya, Erzurum ve Mut'ta yapılan yarışmalarda dereceler aldı. Özellikle atışma dalında başarı gösterdi. Sık sık radyoda ve televizyonda -değişik konularda- söyledi. Saza egemenliği, ulusal duygularının güçlülüğü ve kendine özgü sesiyle ilgi çekti. Kars'ta “Çobanoğlu Halk Ozanları Kahvesi”ni açıp işletti. Yurt içinde ve dışında düzenlenen bazı şenliklere katıldı.

1965'e kadar Devrani, 1967'ye kadar Yanani, ondan sonra da Çobanoğlu takma adını kullandı.

YAPITI
Murat Çobanoğlu'nun yayımlanmış bir şiir kitabı yoktur.

KAYNAKÇA .
Muzaffer Uyguner (Halkevleri dergisi, Mart 1970); Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri (Antoloji, 1978); Feyzi Halıcı, Saz Şairlerinin Diliyle Atatürk (1981 ); Emir Kalkan, XX. Yüzyıl Türk Halk Şairleri Antolojisi (1991 )



Asım Bezirci
Türk Halk Şiiri II-1993

26 Mart 2005 tarihinde Ankara'da vefat etti...





Eserlerinden bazıları:


İster Benden

Sevdiğim yar bana göndermiş name
Rüzgar dokunmamış dal ister benden
Bir lezzet olmasın onun tadında
Hiç arı görmemiş bal ister benden

Ne bir çiçeğim var, ne de bir bağım
Ne bir sedirim var, ne de konağım
Ne bir yuvam vardır, ne de otağım
Al kuşam içinden şal ister benden

Kaşları kemandır, kirpiği oktur
Feleğe karşılık oyunum yoktur
Bir kuzu bulamam koyunum yoktur
Yine de bir sürü mal ister benden

Ben bu gidişilen nereye varam
Derman bulabilmem, yaramı saram
Ne bir çölüm vardır, ne de bir sahram
Yine yüce dağdan yol ister benden

Bu fani dünyada çoktur zararım
Ne bir kazancım var, ne de bir karım
Ne bir ağacım var, ne de yaprağım
Yazın kışın solmaz gül ister benden

Çobanoğlu'yum ben iz bulabilmem
Kışın çok ararım yaz bulabilmem
İnsanlarda doğru söz bulabilmem
Yalan söylemeyen dil ister benden


Gör

İnsan dedikleri duvara benzer
Hele suvakları dökülsünde gör
Gördüğün her güzele aldanma
Saç ağarsın beli bükülsün de gör

Kara toprak insanları yoğurur
Vedası geleni bir bir çağırır
Arkası kuvvetli fazla bağırır
Dostları yanından çekilsin de gör

Demek ki dünyada olur dermanın
Birgün uyanırsın geçmiş zamanın
Bazı insan der ki ben bir aslanım
Ezrayıl peşine dakılsın da gör

Çobanoğlu kulak versen sözüne
Yazılanlar mutlak gelir yüzüne
Evde bile karı bakmaz yüzüne
Hele sırtın yere yıkılsın da gör


Güvenmem

Böyle midir dünya senin bütün işlerin
Var git dünya daha sana güvenmem
Kâr yerine çoktur bana zararın
Var git dünya daha sana güvenmem

Biçare Kerem'i yandırdın nara
Arzu, Kamber için kaldı avara
Ferhat az mı külünk vurdu dağlara
Var git dünya daha sana güvenmem

Çok yiğidi sen caydırdın ahdından
Çok güzele ah çektirdin bahtından
Çok sultanı sen indirdin tahtından
Var git dünya daha sana güvenmem

Çobanoğlu arzuhalin bildirdin
Çok yiğidin gül benzini soldurdun
Aşıkları gurbet elde öldürdün
Var git dünya daha sana güvenmem Mevla'm Emreylese Gökte Güneşe

Mevlam emreylese gökte güneşe
Zerresi dünyayı yakar mı yakar
Kanber Arzu için suda boğuldu
Mecnunda Leyla'yı yakar mı yakar

Bir yanı ışıktır bir yan karanlık
Bazı su durudur bazı bulanık
Kuşlar havadadır sularda balık
Ah çekse deryayı yakar mı yakar

Çalışıyor görür müsün arıyı
O da sever çiçeklerden sarıyı
Bir ana kuş görmez ise yavruyu
Daldaki yuvayı yakar mı yakar

Dünya aynı yerde durur ha durur
Güneşin ateşi her yan kurutur
Esmez ise rüzgar yağmazsa yağmur
Ekinler tarlayı yakar mı yakar

Aşık olan kurtulur mu sızıdan
Ne anladım gönlüm sen bu yazıdan
Bir koyun ki ayrılırsa kuzudan
Meleşir yaylayı yakar mı yakar

Çobanoğlu gündüz olur gecesi
Ne yandan geliyor bu acı sesi
Bir evladın olur ise acısı
Anayı babayı yakar mı yakar


Öğretmen

Ana baba gibi emeği vardır
Ağızdır, lisandır, dildir öğretmen
Sevgisi, şefkati insana yardır
Vücuttur kanattır koldur öğretmen

Talebe okulun yeşil fidanı
Yanan bir ocağın sönmez dumanı
Öğretmendir yaraların dermanı
Arıdır, kovandır, baldır öğretmen

Öğretmendir bize gösteren yolu
Odur talebenin kanadı kolu
Öğretmen hazinedir, doludur dolu
Yapraktır, ağaçtır, daldır öğretmen

Öğretmendir fabrikanın temeli
Öğretmendir bütün dünyanın dili
Bütün insanlara uzanır eli
Bize ışık tutan yoldur öğretmen

Öğretmendir ışık veren dünyaya
Öğretmendir bizi götüren aya
Öğretmenin ilmi benzer deryaya
Irmaktır denizdir göldür öğretmen

Sende yetişmiştir nice paşalar
Öğretmensiz açılır mı kapılar
Temelinden sağlam olan yapılar
Çobanoğlu der ki güldür öğretmen









Önceki  |   1 2  3  4  5  6  7  8  9  10  >>  - 25    |  Sonraki
Önceki  |   1 2  3  4  5  6  7  8  9  10  >>  - 25    |  Sonraki